Bugun...

Kıssadan hisse

 Tarih: 01-12-2019 13:02:00
Türkan GENÇ

 

Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam, deniz kenarında oltayla balık tutuyordu. Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu gariban adamla ilgilendi ve ona.

-”Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne olursa, sana onun ağırlığınca altın vereceğim,” dedi.

Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı. Hükümdar balıkçıya,

-”Ne yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı” diyerek alıp sarayına götürdü.

Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti.

Kemiği terazinin kefesine koydular, öbür kefesine de altın koymaya başladılar.

Beş, on, yirmi, elli diyerek altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu.

Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on milli üzerinde altın koydular kemik bana mısın demedi.

Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi doldu taştı ama, kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu. Bunda bir sır olduğunu anladılar.

Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular. Bilge kemiği eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:

”Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur. Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz. Çünkü doymaz. Ama bir avuç toprak bunu doyurur.”

Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik yukarı kalkıverdi!

 

***

Aslan

 

Hayvanlar kendi aralarında konuşuyor ne kadar çok yavru doğurdukları konusunda kendilerini methediyorlarmış.

Birisi bir seferde üç tane doğurduğunu anlatırken,diğeri iftiharla beş tane doğurduğunu söylüyormuş. On, onbeş diyenler bile olmuş.

Bu sırada ormanlar kralı aslan bir köşede sakin sakin oturuyor, konuşulanlara hiç kulak asmıyormuş.Sonunda ona da kaç yavru doğurduğunu sormuşlar. Aslan, hiç istifini bozmadan, aynı sakin tavrıyla cevap vermiş:

Sadece bir tane doğururum ben,demiş. Diğerleri usul usul gülüp, kendi aralarında alay edeceklerken aslan ekleyivermiş:

Ama ben, aslan doğururum!

 

***

Parlayan kılıç

 

Venedik elçisi Antonio Jüstiniani, Yavuz Sultan Selim’in huzuruna girer. Yeri öpüp itimatnamesini sunar, görüşmesini tamamlar.

Ülkesine döndüğünde herkes, adeta bir ütopya medeniyetinin sultanı gibi gördüğü, hayalinde canlandırmaya çalıştığı Cihan Padişahı Sultan Selim Han ‘ın nasıl birisi olduğunu sorar:

— Göremedim, der Jüstiniani…

Merak ederler :

— Odasına girdiğin, yanına kadar gittiğin halde nasıl göremedin?

Jüstiniani şu müthiş itirafda bulunmak zorunda kalır:

— Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzüne bakamadım.

Venedik elçisinin bu sözlerini duyan haşmetli hünkar:

— Paşalarım, der. Osmanlı ‘nın kılıcı parladığı sürece düşmanların başı daima öne eğik kalır. Amma Allah korusun, bu kılıç bir kınına girer de paslanmaya başlarsa, o zaman işte bu kafalar yavaş yavaş dikilir ve bize bir gün yukardan bakar.

 

***

Deniz yıldızı

 

Gece denizde fırtına çıkmış, deniz yıldızları sahile vurmuşlar. Bir genç, deniz yıldızlarını teker teker alıp tekrar denize atıyormuş. Yanına bir ihtiyar yaklaşmış. Yüzlerce metre uzunluğundaki sahili göstererek :

— Evladım, sahil çok uzun ve deniz yıldızları da sayılamayacak kadar çok. Sen, bu kadar deniz yıldızından kaç tanesini denize atabileceksin ve ne değişecek? demiş.

Genç adam önce sahili sonra ihtiyarı süzmüş.

— Haklısın, demiş ve eline aldığı bir deniz yıldızını ihtiyara göstererek eklemiş:

— Ama bunun için çok şey değişecek…

MUTLU PAZARLAR.

  Bu yazı 1931 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI