Bugun...
SON DAKİKA

Ağır ağır... - 21 Ekim 2019

 Tarih: 21-10-2019 08:56:00
Z. Seven RAZGIRAT

Yüzyıllar boyunca insanlar, tedavileri ve ilaçları bulununcaya kadar birçok hastalıktan bazen topluca bazen de tek tek ölmüşler. Kimi hastalıklar bir anda ölüme sebep olurken, bazı hastalıklar uzun zaman alarak ve acılar vererek sona sürüklemişler insanları. Her hangi bir tıbbi alt yapım olmadığı için hastalıkların çeşitleri, oluşum şekilleri, korunma yöntemleri ya da tedavi yöntemleri konusunda söz söyleme hakkını kendimde görmüyorum. Ben burada çoğu zaman arka plana itilen, fark edilmeyen ama içten içe insanı eriten ve insanı yavaş yavaş öldüren hastalıklara sebep olan bambaşka sebepleri paylaşmak istiyorum.

Mesela;insan kimi zaman çaresizlikten hasta oluyor. Dünya; hissedebilen, yaşayabilen, görebilen ve çare bulabilmek için sürekli düşünen insanlar için bir cehennem oluyor. Çünkü zaman zaman bir kişinin elinden gelebilecekler sınırlanıyor. Öyle bir zaman geliyor ki;elinden geleni yapsan da yaptıkların yetmiyor. Senin kuvvetinden ve kudretinden çok daha büyük bir güce; kocaman bir duvara çarpıp düşüyorsun. Ya da öyle bir an geliyor ki ne yaparsan yap ufacık bile olsa çare olacak bir şey bulamıyorsun. Belki de masalların bu kadar çok sevilmesinin sebebidir insanların çaresizlik hissi. Zira masallarda her sorun için bir sihirli değnek vardır…

Peki ya umutsuzluk… Her adımının geri tepmesi, her girişiminin hayal kırıklığı ile sonuçlanması ya da çevrende kimsenin sana umuda dair bir ışık yakmaması… Umudun insanı içten içe yiyip bitireniki yanı var. Bir yanı insanın bütün umutlarını yitirmesi… İnsanı hayata bağlayan, yaşama sebebi veren, sürekli ayakta ve güçlü tutan umutdeğil midir? Umutlarını tamamen yitirmiş insan için yaşamanın bir anlamı kalmamıştır. Aslında insan en umutsuz olduğunu söylediği zamanda bile uyanıp bir şekilde hayata karışabiliyorsa,bu içinde bir miktar kırıntı halinde bile olsa umut taşıdığını ifade eder. Ama bu yeterli değildir. Umut kırıntıları insanların ancak birincil ihtiyaçlarını karşılamaları ve sıradan akan hayatlarını devam ettirebilmeleri için yeterlidir. Umut kırıntılarına ulaşmak için verdiğimiz çaba değil midir insanı adım adım tüketen?

Belki de canımız en çok üzerimize yüklediğimiz gönül kırgınlıklarımıza gelince acıyor.Çok değer verip darbe yediklerimiz, inanıp yanıldıklarımız, güvenip hayal kırıklığına uğradıklarımız ya da dayanmaya çalışıp ilk dönemeçte boşlukta kalıp yere yıkıldıklarımız… Evet, her şey geçiyor hayatta doğrudur. Ama Oğuz Atay’ın dediği gibi: “Bazısı teğet geçiyor, bazısı delip geçiyor, bazısı deşip geçiyor, bazısı parçalayıp geçiyor. Öyle böyle geçiyor.” Ya bıraktıkları izler? Kazanmanın zor kaybetmenin zor olduğu her şey…

Umarsızca ve hoyratça tüketilen tüm güven, iyi niyet, karşılıksız sevgi ve fedakârlıklar… Herkes herkesi seviyormuş ama aslında sevmiyormuş gibi… Bir kere kırıp döktüğünüz insan ile beraber, o insanın samimi sevgisi ve iyi niyetiyle yaklaşıp elini tutacağı tüm diğer insanların da bu hakkını elden almış oluyorsunuz. Gönlü kırılan insanın önünde sadece iki seçenek oluyor. Ya çevresine yüksek duvarlar örerek herkesi dışlıyor ve bir daha yaralanmamak için herkesten tüm özel bağlarını koparıyor. Ya da sahte bir maske takarak mutlu rolü oynuyor. Çevresindeki birçok insan gibi o da yalan söyleyerek ve olmadığı bir insanmış gibi yaşamaya devam ediyor. Her iki hal de insanı ciddi derecede hasta etmeye yeter de artar bile…

Sırtına binen yük ne kadar ağır... Gözlerin görmez olur kulağın sağır…

Haydi, durma, içinde biriken ne varsa haykır… Son nefeste gidiyor elden ağır ağır…

  Bu yazı 2620 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI